
"Ateş et, ateş et, ateş et!"
Diye bağırdı küçük çocuk. Heyecanla bilgisayarın ekranına odaklanmış, avuç içleri fareyi sıkıca tutmaktan ter içinde kalmıştı. Adrenalin sebebiyle gözleri kocaman olmuş, algıları son derece açılmıştı. Rakiplerini teker teker indiriyordu.
"Vur, vur! Hepsini yeneceğim, bu oyunun kazananı ben olmalıyım!"
Oyuna öyle dalmıştı ki odasının kapısının açıldığını fark etmemişti bile. Neredeyse bütün rakipleri indirmişti, sadece iki rakibi kalmıştı. Onları da vurduğunda o çok istediği zaferi ve dünyada sadece iki kişide olan "Üst Üste 100 Zafer" başarımını kazanacaktı.
Bir rakip daha gitti, geriye yalnızca biri kalmıştı. Elleri seğirmeye, kalbi deli gibi atmaya başladı. Kulaklığını kulaklarına sıkıca bastırdı ve etrafı dinlemeye koyuldu. Ufacık bir ses, bir ayak sesi yeterdi nerede olduğunu anlamak için. Ve işte, o beklediği ses geldi. Oradaydı, tam önünde!
"Sadece iki saniye sonra önümden geçecek ve onu gafil avlayacağım."
Zaferin tatlı düşüncesi cezbediciydi. İşte şimdi tam zamanıydı. Gölgesini gördü ve...
Ekran bir anda kapandı.
Ter içinde kalmış olan çocuk şaşkınlıkla simsiyah ekrana bakıyordu. Ne kadar süre o şekilde kaldığından emin değildi. Ekrana daha dikkatli baktığında, kendi yansıması dışında başka bir yansıma daha gördü. Net değildi ama annesi olduğundan emindi. Kulaklığını sakince çıkardı ve yavaşça arkasına döndü.
İlk gördüğü, sinirli annesinin suratıydı. Ardından gözleri aşağıya, sağ eline kaydı. Gördüğü şey karşısında şok oldu. Gözlerini kocaman açtı ve bağırmaya başladı:
"Nasıl böyle bir şey yapabilirsin? Nasıl olur da fişi çekersin! Tam kazanmak üzereydim!"
Gözlerinden akan yaşlar, yüzündeki tere karışarak yoğun bir biçimde aşağı doğru süzüldü. Annesinin öfkeli bakışları ise bu gözyaşları karşısında bile yumuşamamıştı.
"Saatin kaç olduğundan haberin var mı senin? Yarın sınavın var ve sen burada oturmuş o saçma oyunu oynuyorsun! Ağlamayı bırak ve hemen yatağa gir!"
"Senden nefret ediyorum!"
Öyle yüksek sesle bağırmıştı ki babası telaşla içeri girdi. Çizgili pijamaları, şişmiş göz altı torbaları ve aceleyle biri giyilmiş terliğiyle komik görünüyordu.
"Neler oluyor burada?"
Önce elinde sallanan fiş ile duran karısına, ardından gözyaşları içindeki oğluna baktı. Durumu hemen anlamıştı. Anne sinirini çocuktan alamamıştı ve öfkeli gözlerle kocasına döndü:
"Hep senin yüzünden bu halde bu çocuk! Kaç defa söyledim, bilgisayarı kaldıralım diye! Ama dinlemedin beni!"
"Ne? Benim yüzümden mi? Sen delirdin mi?!"
Birbirleriyle tartışmaya o kadar dalmışlardı ki ortadan kaybolan çocuğu fark etmemişlerdi.
Evin her yerini aradılar: Dolaplar, yatağın altı... Hatta endişeden deliye dönen anne, çekmecelere bile baktı. Ama gitmişti. Hiçbir yerde yoktu.
Birkaç saat sonra polis ekipleri, mahalleli ve itfaiye ile kapsamlı bir arama çalışması başlatıldı. Evin etrafı, açık olan bütün mağaza ve marketler, hatta dairelerin bodrum katlarına bile bakıldı. Ama çocuk hiçbir yerde bulunamadı...
Dükkanının önüne pisleyen güvercinlere küfür edip kovaladıktan sonra, uykulu gözlerle anahtarlığını çıkarıp kilitleri açmak için eğildi. Ama bir şey eksikti: Asma kilit!.
Yeni aldığı elemana sinirle küfür etti. "Bu üçüncü oldu! Yine kilidi takmamış!" diye söylendi. "Geldiğinde iyi bir fırçayı hak etti."
Kapıyı açıp içeri girdiğinde ise gözlerine inanamadı.
Pijamalı bir çocuk, bilgisayarın başında uyuyakalmıştı.
Hemen yanına gidip omzundan tuttu, serçe sallayarak uyandırdı.
"Hey! Burada ne arıyorsun? Ne zaman girdin içeri?"
Uykusundan yeni uyanmış çocuk gözlerini ovuşturdu ve sadece şu cümleyi fısıldadı
"Vur hepsini vur!"
13Please respect copyright.PENANAMhH9jcE7Vm
13Please respect copyright.PENANAkRriQqeVB3